Renk Cümbüşü
18 Şubat 2007 Pazar

Bu deyim ile bilinen ‘cümbüş’ Farsça kökenli bir kelimemiz, anlamı malum, zihnimde aydınlattığı yerlerde, hoş bir karmaşa, eğlenceli bir ortam var. Kelime anlamı da ‘eğlence’ değil mi zaten? Karmaşanın dışından bakarak gülümseyebilmek, ve bir cesaretle içine girip az önce dışarıdan izlediğiniz tablonun bir parçası olabilmek..
Soyut sanatın marka iletişiminde araç olarak kullanımının pek bir zayıf kaldığını farkediyorum. Müzik çok önde gidiyor bu açıdan. Gerçi, soyut ile konumlama bir araya gelir mi? Gelebilir, ilgili markalarda geliyordur da belki. Cesaretle dışarıdan da, daha önce yazdığım Kolaj konusunda da olduğu gibi bir şeyler çıkartılabilir. Benimki sadece serbest atış şu an, hedefi karşısına denk getirmeniz gerekiyor.
2. Dünya Savaşı dönemi Amerikan sanat hareketi olan Soyut Dışavurumculuk akımının önde gelen ismi Jackson Pollock anısına Miltos Manetas tarafından yapılmış bir çalışma, kutluyoruz, sizleri de kurtlarınızı dökmeye davet ediyoruz.
Not: Yukarıdaki benim eserim değil.
Bebekler ve Anneler Seansı
14 Şubat 2007 Çarşamba

Ne kadar süredir uygulanıyor bilmiyorum, ancak geçenlerde İzmir’de iken bir gazetenin ‘Sinemalar&Seanslar’ bölümünde gözüme çarpan Cinecity ilanı ile ulaştım bu bilgiye. Gidip görmek, incelemek de istiyordum ancak fırsat bulamadım. Sonuç olarak, Ikea’nın erkek tuvaletlerindeki bebek bezi değiştirme tablası ve bazı lokantaların tek kullanımlık bebek önlüklerinden bile yaratıcı, etkileyici bir uygulama olduğunu düşündüğümü söylemek istiyorum. Buyrun size niş pazar hedefleme örneği, buyrun size müşteri tatmininde son nokta. Hele konu çocukları, bebekleri olunca insanların, buyrun siz(e) sadık müşteriler.
Araya bu ‘lokanta’ konusunu sokmadan edemeyeceğim, lokanta kökeni İtalyanca olan bir kelime, restoran da Fransızca. Bizde lokanta Anadolu’da daha çok kullanılır, restoran daha zengin bir anlamla genelde biraz da orta ve büyük çaptaki işletmeler için kullanılır. Bu tür konularda zaten üzerimizde hep bir Fransız baskısı vardır ama, gelin görün ki ben hala halkça zihnimizdeki konumlamanın ‘lokanta’ için daha basit, ucuz ve kalitesiz yer manasını ihtiva ederken, ‘restoran’ için zengin, kaliteli, pahalı gibi kavramları içeriyor olmasını yadırgamadan edemiyorum. Hani Osmanlıca ya da Öz Türkçe olsa kelime, içimize işleyen yerli ‘oryantalizm’ bu yadırgamaya engel olacak, ve hatta kanıksatacak durumu belki ama, İtalyanca yahu ‘lokanta’..
İlgili bağlantı (konuyla ilgili).
Robotlar, Taziyeler ve İnsan Kaynakları
11 Şubat 2007 Pazar

(Şehirlerarası) Yoldayken önceki gün, gözüme ekrandaki sinema filmi ilişiyor, Allah’tan kapalı devre ses düzeneği var da sesini de duymak zorunda kalmıyorum. Robotlar falan var filmde, ortam bir garip, yıl bilmemkaç, gelecekteyiz, sokakta yürüyor bunlar çırılçıplak (heveslenmeyin, robotlar). Benim derdim onlarla değil (buradan bir derdim olduğu anlaşılıyor), robot bu, karışamazsın edemezsin, ‘artificial intelligence’ı da vermişsin, yürür artık. İnsanlar da var her türden, tamam bunlar giyinik ama bunlar da %100 metalik renklerden ibaretler, çeliğin çekiciliği midir, ya da robotların insanlaşma sürecinde insanlar da robotlaşıyor mudur, veyahut da renk mefhumu mu kayboluyor, anlamıyorum ki dertleri ne (boya masrafları artıyor belki de), Çağatay’ın (‘Yolda’ki) programını metalik tek parça parlak elbise içinde yaptığı geliyor gözlerimin önüne de, yok yok, olmaz, olamaz.
Su
2 Şubat 2007 Cuma

Günlerdir, aylardır, yıllardır aklımda, içimde bir yerlerde olan bir konu, ve önceki gün bir bağlantı geldi bir arkadaşımdan, yazıyorum:
Bu yazıyı okuyup unutmamanızı diliyorum, unutturmamanızı. Ülkemizin içerisinde bulunduğu, suyumuzla alakalı durum, o kadar derinden etkiler ki beni, nasıl yazıya dökerim burada, bilemiyorum. Bizim suyumuz, hepimizin, ve geleceğimizin, çocuklarımızın. Nasıl engel olabiliriz tüm bu israfa, konuşmalıyız, tartışmalıyız.
Geleceğe yönelik belirsizlikler içerisinde bana öğretilmiş olan bilgiyle avutuyorum kendimi, Türkiye’mizin engin su kaynakları var, bitmez tükenmez onlar, musluk bozulur, bırakın aksın, nasıl olsa bolca var. Coğrafya derslerinde böyle öğretilmedi mi bizlere? Söylemediler ki gerçekleri, ileride bir zaman yağmur yağmazsa birkaç ay, azalacağını suyumuzun, ve biraz daha ileride, tükeneceğini tamamen.
Hala farkında değil birçoğumuz, dişlerimizi fırçalarken musluklar hala akıyor, ve o akıp giden suyla birlikte, bizim, ülkemizin, insanımızın geleceği de akıyor, gidiyor, yok oluyor. Selim Abi senden bir ricam var, bu konuda bir grafik hazırlayalım, koyalım bloglarımızla, bağlayalım şu sunuma.
Şu bağlantı üzerindeki bilgileri de okuyalım mutlaka, fakat bu defa gerçekten okuyalım, ilk tabloyu görünce kapatmayalım. Zaten nasıl kapatacağız? Türkiye’mizin kişi başına düşen yıllık su miktarının, Irak’tan az, Suriye ve Lübnan’dan çok az fazla, ve olması gereken değerin 1/6’sı kadar olduğunu gördükten sonra, kapatamayız değil mi?
Su kıtlığı ile yaşayamam ben, ve geleceğimin, bu topraklarda gelecekte yaşayacak çocuklarımızın susuz yaşamasına, ve hatta belki de yaşayamamasına müsaade edemem, eminim siz de etmezsiniz, edemezsiniz. Yukarıdaki fikrim dışında, başka ne yapabiliriz?
Not: Suyumuzun çoğunluğunun sulama suyu olarak kullanıldığını istatistiklerde zaten göreceksiniz, ancak konunun bize bakan tarafına ek bilgi olarak ifade etmek istiyorum; 1 litre atık su, 8 litre içme suyunu kirletiyor.